Ersin Yılmaz
Ersin Yılmaz

Ersin Yılmaz

Hepsi Birarada

Hepsi Birarada

Yoğunum kaç zamandır, onca sessizlik ve durgunluk ardına beklemediğim bir karmaşanın içine savurmuş gibi kendimi. Yorgunum hiç olmadığı kadar da ve daha çok kafadan, oysa yapabildiklerim yapacaklarım arasında devede pire gibi. Mutsuzum üstelik, emeklerim(!), özverim(!), kullanılmasına göz yumuyorum; dahası “savunamıyorum” ve körmüşüm gibi görmezden gelerek.

Üstelik huzursuzum da, o kadar derin! Üzgünüm, hem yakınken bu kadar, bir o kadar da uzak; özlüyorum!

Hatırlıyorumda bir zamanlar ne kadar yoğun olabileceğim ve her şeyin üstesinden nasıl gelebileceğim ile ilgili kritiklerimi yapardım. Kendi kendime “bunun bir sonu olmalı” derdim. Aynı anda yapılabilirler kapasitemin kendi kendimi hayretler içinde bıraktığı zamanlarda… Oysaki mesele ne kadar “çok” olduğu değil, ne kadar “dengeli” yürüdüğüydü her birinin. Dengeyi kavrayana kadar da yaşadığım üç-dört farklı sonun sonucunda, ağır “darbe”nin ardına uzunca bir ara vermiştim karmaşa(ları)ma, “ne kadar”larıma. Hallice darbe işte; ağır bir yıkım gibi, toz bulutunun dinmesinin arındından moloz yığınlarının tahliye edilmesine kadar. Ve kendi tasarımınızı hayata geçirmenin verdiği heyecan ile gerçekleşen bir darbe.

Kimi zamanlarsa uyku ortalamasını dört saate indirmek vardı. Ya da iki günde bir beş-altı saat uyumak gibi. Dinlenmeye fırsat vermeden enerjimizi son damlasına kadar tüketmek gibi. Yorgunluk ardı ardına birikirken, karmaşıklığın getirdiği yoğunlukla uykusuzluğun artışının da hayatımıza tuz biber olması gibi. Zamanın ve mekanın değişimleri ve çeşitliliği de beslenmemizi baltalarken bir yandan… Kazandığımızın daha fazla zaman yada hayat tecrübesi ve iş gücü olduğu değil. Önemli olanın kaybettiğimiz sağlığımızın olduğu. Ömrümüzden yediğimiz.

Birde öylesine bir polyanacılık vardı ki görünende. Komik olan. Saçma gelen. Zayıf sanılan. Oysa ki zoraki mutluluk değildi bu, mantıklı olanda kendimizi inandırdığımız gerekçelerin bize verdiği güçtü mutluluk, tıpkı bir önceki geçmişimizde de inandırdığımız ve her seferinde meyvelerini aldığımız gerçeklerin de olduğu gibi. Her bir meyvenin, hayatımızda karşımıza çıkabilecek en ufak ve en büyük hüzünde bile mutluluk sunduğu gibi. Öylesine derin bir mutluluk.

İster mutlu olalım ister mutsuz ama içimizi kemiren öyle içten bir duygu varki, ne mutluluğumuzun bir anlamı ne de mutsuzluğumuzun acısının bir zararı oluyor insana. Öylesine rahatsız edici, tereddüt ettiren, endişeye sokan, tedirgin davrandıran, zayıf düşüren, savunmasız kılan. Çaresi nadir karşımıza çıkan. Yakaladığımızda ise işte aradığım “huzur”u buldum dediğimiz. Vazgeçmek istemediğimiz ama ansızın elimizden alınabilen.

Öylesi anlar vardır ki bir de, hayatımızın nasıl bir standardı olduğunun önemi yoktur, nelere sahip olduğumuzun ya da nelerimizin olmadığının… “an”ın çat kapı gelip, bir kaç damla “yaş”ın ya da fazlasının yanağımızdan süzülmesi ile üzüldüğümüz anlar gibi. Her bir damla yaşın ardına gelebilecek tüm yaşları da serbest bırakarak.

İşte tüm bunların ardına şimdi de benim de nutkum öylesine tutuluyor ki; söylenecek sözlerin ağır geldiğinden de değil, doğru sözcüklerin hangileri olduğuna karar veremediğimden. “Karmaşa”nın içine öyle savrulmuşum ki tutunamıyorum doğru olduğuna inandığım en ufak bir sözcüğe bile. Tutunmaya yeltensem sırtımdaki yüküm “yorgun”luğuma yenik düşmüş, en ufak yanlış bir hamlede üstüme yıkılacak sanki. Enerjimi yeteri kadar verimliği kullanamadığımdan da o kadar çok dağılıyorum ki kılımı kıpırdatamıyor gibi hissediyorum, biri(leri)de tüm kalkanlarımı çalmış “savunma”sız bırakmış beni öylesine ortalarda. Ve ben çaresizliğimin tam ortasında tüm karamsarlığıma sırtımı dönmüş yine de huzursuz oluyorum. Bir o kadar elim kolum bağlı desem yetersiz kalıyor, hem elim kolum hem de ayağım bacağım bağlı, hem ağzım bantlı hem de gözüm kapalı.

İşte öyle özlüyorum şimdi hem senli beni hem benli seni… Hem de ne çok!