Ersin Yılmaz
Ersin Yılmaz

Ersin Yılmaz

Klimalı Dolmuş

Klimalı Dolmuş

Daha bunlar birşey değil ama bu sıkcaklarda eriyip giderken hep aklıma Mardin gelir. Çünkü ilk 2006 yazında güneydoğu taraflarında gezinirken (Van, Muş, Siirt, Bitlis, Tatvan, Diyarbakır, Mardin, Midyat, Hasankeyf) anlamıştım “nem” denilen faktörün insan üzerindeki o dayanılmaz, bunaltıcı, nefes daraltan etkisini. Oysa ki sıcaklıklar hayatımda hissedemeyeceğim kadar yüksek olmasına rağmen.

İstanbul’a her ne kadar dokuz yaşımda gelmiş ve hayatımın büyük bir kısmını burada geçirmiş olsam da Türkiye’nin dört bir yanında gitmediğim şehir kalmadı denecek kadar da seyahatlerim oldu. Her biri en fazla on günü geçmeyen seyahatler. Genel’de de turistik olmayan; eğitim, toplantı, festival, iş, gönüllük v.s. ama en turist olduğum, gezdiğim, tozduğum ve dışarıdaki havayı soluyarak geçirdiğim yegane seyahetlerim güneydoğuda geçirdiğim üç-dört haftaydı. Özellikle Mardin’deki hava, konakladığım zamanlarda ve oranın bende bıraktığı sıcaklık etkisi ile (ki bu zamana kadar gördüğüm en yüksek sıcaklık olmasına rağmen; 40’ın üzerindeydi) terlemediğim, rahatsızlık duymadığım, nefes alabildiğim bir havaydı…

Havanın güzelliği ise orada yaşarken anlaşılan birşey değildi aslında benim için. Zira İstanbul’a döndüğümde Atatürk Havalimanı’ndan raylı sistem ile yaklaşık iki saatte 4.Levent’e gelene kadar hissettiğim sıcaklık (daha doğrusu nem) bu zamana kadar beni hiç rahatsız etmediği kadar rahatsız edip, kan-ter içinde bırakıp, nefesimi daraltıp, tüm tenimi yapış yapış bırakmıştı.

Beri yanda 40’ın üzerinde nefes alabildiğiniz bir sıcaklık, bu yanda 30’un hatta 25’in bile altında daraldığınız bir sıcaklık/nem. İşte bu nem yüzünden aklım fikrim hep havası kuru yerlerde kalıyor, bir yandan Mardin anıları kafamda sürekli canlanıyor, bir yandan ise İstanbul’da yanımda yedek tişörtlerle geziyorum.

İşte her sabah işe giderken kan-ter içinde kalıyor olmaktan gına geldiğinden olsa gerek, kimi sabah yürüdüğüm 5 dakikalık yol bile, evden ulaşım aracına ulaşana kadar tüm enerjimi alıp yutmaya yetiyor. Bir yandan da toplu taşıma aracında (dolmuş/otobüs) oturabilme ihtimali var, otursanda açılabilir cam kenarında olup olmama durumu, olsanda diğer yolcuların açık camdan rahatsız olup olmama durumu… Neyse işte, birde toplu taşıma aracından iş yerine yürüdüğüm yol var onu da unutmamak gerek. Önce bi 500 metre, sonra 1100-1200 metre. Bu da yarım saat içinde tüm enerjinizi, keyfinizi, tişörtünüzü, sabah aldığınız duşun rahatlığını, deodorantlarınızın etkisini kaybediyorsunuz demek oluyor.

Çareyi artık ara sıra şort, parmak arası terlik ve yedek tişörtler ile iş yerine gidip, iş yerinde kıyafet değiştirmekten yana bulsam da sanırım yakın zamanda katımızıdaki duş kabinini de aktif hale getirmek bütün süreci tamamlayacak. Her ne kadar yedeklerinizi yanınızda taşımanız bile ayrı bir dert olsa da.

Ama bu sabah yine her sabah gibi nefret etmişken bu basık hava ve nem arasında yürümekten. Binmek üzere yanaştığım dolmuşun kapıları kapalı ve şoför koltuğu boş olunca önce durumu kavrayamadım, sonrada dolmuşun yanı başında erimeye devam ettim, ben yolculara, yolcular bana bakarken. Şoförün gelmesi ile kapının açılması ve üzerime bir serinliğin çökmesi bütün günümü kurtardı desem yeridir. Tabi son durağa yaklaşırken her ne kadar dolmuşu terketmek istemesemde bu zamana kadar geçirdiğim en kısa ve en rahat, en serin yolculuklarımdan birini tamamlamış oldum.

Keşke tüm dolmuşlar bu kadar rahat ve klimalı olsa dedim ama ne mümkün, hele ki İstanbul’da. Şimdilik tek yapabileceğimiz böyle dolmuşlara rast gelmek için şanslı olmak ve yedeklerimizi yanımızdan eksik etmemek…